Haber Detayı
19 Ekim 2019 - Cumartesi 12:24
 
4 Günde Hayatım Değişti
Üç milyon 200 bin takipçisi var, şovunun biletleri 36 saatte tükeniyor, Şahan Gökbakar’ın yönetmen koltuğuna oturduğu ‘Zengo’nun senaristi ve başrol oyuncusu… Türkiye’nin yeni komik kadını Yasemin Sakallıoğlu, Posta gazetesinden Işıl Cinmen’e konuştu
ROPÖRTAJ Haberi
4 Günde Hayatım Değişti

Şeyma Subaşı’ndan bile fazla Instagram takipçin var! Tanımayanlar için anlatır mısın kimsin sen? 

Ben Yasemin Sakallıoğlu. Üç kardeşin en küçüğü olarak 1988’de İstanbul’da doğdum. Bebekken Rize’ye gönderildim ve 6 yaşına kadar orada yaşadım. Sonra yeniden İstanbul’a gönderildim. Düz liseden mezun olduktan sonra bankacılık yapmaya başladım. İlk videomla tanınınca kendimi eksik hissedip konservatuara girdim.

Bir dakika çok hızlı başladın. Bebekken neden Rize’ye gönderildin?

 

Ben işçi çocuğuyum. Annem aşçı, babam bahçıvandı. Annem 18 yaşında babamla evlenmiş ve Rize’deki köyümüzden İstanbul’a gelmişler. O zamandan beri buradalar ama tam bir Karadeniz ailesiyiz. Annem hiç asimile olmadı; şivesini değiştirmedi. Geldiği gibi kaldı yani. Annem ve babam çok çalıştığı için bana kimse bakamamış. Beni Rize’ye bırakıp dönmüşler. Beni rahmetli anneannem büyüttü. Yanımda kazan kazan peynirler pişerdi, kaymaklar yapılırdı. 6 yaşına kadar onların arasında büyüdüm. Anne ve babaya en ihtiyacım olduğu dönemlerde onlardan ayrı büyümek zorunda kaldım ama bu bir dram değil.

Bu güçlüklerle dolu yol konservatuvara nasıl çıktı?

Hep oyuncu olmak istemiştim. Tek derdim oyuncu olmaktı ama böyle ailelerde bu aklına gelse bile imkan yok gibi hissedersin. Annemin benden beklediği tek şey; zengin bir kocayla evlenip çoluk çocuk sahibi olmamdı. Yokluktan gelen ailelerin hepsi çocuğuna ilk olarak “Aç kalma” der. Konservatuvar ise tersten gelişti. İnsanlar önce konservatuvara gider sonra oyuncu olur. Ben önce oyuncu oldum sonra konservatuvara gittim. Videolarım çok izlenmeye başladıktan sonra dizi teklifi aldım. İlk dizimde o kadar çok devlet tiyatrocusu vardı ki altyapı eksikliğimi gidermek zorunda hissettim ve okula başladım.  

 
 

2013’e kadar hayatın sürprizsiz bir şekilde sürmüş. Bankada çalışırken birden ne oldu?

25 yaşındaydım ve dört günde hayatım değişti. Bir gün 15 senedir görüşmediğim ilkokul arkadaşlarımla buluştuk. Ben annemin şivesiyle taklidini yaparken onlar da videomu çekti ve sosyal medyaya koyduk. Ertesi sabah 8.00’de babamla kahvaltı yaparken televizyonu açtık ve sabah haberlerinde ben vardım! Video, paylaşım rekoru kırmış; Türkiye’de en çok paylaşılan video olmuş. Ekranın altında ‘Değme komedyenlere taş çıkardı’ yazıyordu. Haber bültenindeki spiker “Bu kızın keşfedilmesi lazım” diyordu.

Ne hissetin o an?

Bir süre babamla şok olmuş şekilde birbirimize baktık. Haber devam ediyordu, ben kaldıramadım. Gittim, yattım, uyudum. 

 
 

Nee! Uyudun mu?

Evet. O şekilde uyanık kalmaya dayanamadım. Uyandığımda akşam haberlerinde de ben vardım. Sonrasında sürekli telefonum çalmaya başladı. Önce ‘Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz’da oynadım sonra ‘Jet Sosyete’de, doğaçlama tiyatrolar ve Instagram… Bugün karşındayım. 

Bankadan ayrılmaya hemen mi karar verdin?

Hayır hayır, o videoyu çektiğimizde bankadan belediye tiyatrosuna girmek için ayrılmıştım zaten. Bankada sürekli oyun yazar, oynardım. Çok tiyatro yaptığım için bir gün yöneticim bana “Burası konservatuar değil, banka” dedi. Bu o kadar zoruma gitti ki o anda bankadan ayrılmaya karar verdim. Giderken yöneticim “Sen altın bileziğini reddedip buradan gidiyorsun” dedi. Benim için söz altındır. Çok değer veririm. Bu konuşmadan sonra gidip ‘Zengo’yu yaptım. ‘Zengo’nun eli de altın dolu. Şimdi de sinema filmi oluyor. O altın kelimesi hayatımda şekil değiştirdi. O zamandan beri her yeni projede kendime bir altın bilezik alıyorum. Her yeni işe başlarken kendime “Bu, benim altın bileziğim” diyorum. 

Annen senin başarın hakkında ne düşünüyor? Yaptığının ‘zengin bir koca’dan daha değerli olduğunu anladı mı?   

 

Annem hâlâ mesleğimi idrak edemedi. Televizyon programlarına çıkıyorum, annem izlerken uyuyakalıyor. Bir de korkuları var: “Bu iş bitince ne yapacaksın?” gibi... Mesleğime ve sektöre dair inancı yok. Konservatuara gittiğimde bile “Senin yaşıtların şu an çocuk sahibi” demişti… Sadece bir gün, ben 28 yaşındayken, komşuya derslerimin çok iyi olduğunu anlatırken onu duydum. “Yasemin’nin dersleri çok iyiymiş” diye anlatıyordu; annemin öğrenciliğimden bahsediyor olması benim için müthiş bir andı. 

O nasıl bir kadın? Nasıl bir hayat yaşamış?

Annemler yedi kardeş. Köyde büyümüşler. Köydeki hayat çalışmaktan ibarettir. Anne ve çocuk arasında da bu yüzden mesafe olur. Köyde çocuklar kaygıyla büyür ve o çocuklar, anne olduklarında bu kaygıyı kendi evlatlarına da yansıtırlar. Benim annem, “Bana bir şey olursa bu kız nasıl ayakta durur?” korkusuyla devamlı ‘gerçek’ bir meslek sahibi olmamı istedi.

Bu dünyayı da tekinsiz buluyordur doğal olarak…

Evet, bu sektörü korkutucu buluyor. “Yarın öbür gün iş olmazsa bu kız nasıl para kazanacak” derdi olduğu için… Ama insanlar ona sokakta “Kızınızla gurur duyuyor musunuz” diyorlar, o da “Ölüyorum kızıma” diyor. İnsanlardan beni duydukça rahatlıyor. Ben de anneme diyorum ki: Bir insan aklıyla iş yapıyorsa o iş sonsuzdur. Ben de aklımı kullanarak işimi yapıyorum. Korkma anne! Mizah, zeka işidir. Ben zekamı kullandığım için bir ömür sana da, kendime de bakarım. Bakıyorum da zaten.

İnsanlar seni sokakta tanımaya başlayınca senin hayatın nasıl değişti?  

Fotoğraf açıklaması yok.

 

Konservatuarda bir hocam şöyle demişti: “Birinin ne kadar ünlü olduğu, onu gören kişinin verdiği tepkiden anlaşılır.” İnsanların tepkileri bana kendimi ünlü hissettirmiyor. Çünkü benim yanıma fotoğraf çektirmek için gelmiyorlar, sarılmak için geliyorlar. Sarılıyorlar ve “Biz seni çok seviyoruz. Sanki akrabamsın” diyorlar ve konuşurken fotoğraf çekmeyi unutuyorlar. Onların arkadaşıymışım gibi hissettiriyorlar. Bu yüzden ben de, “Ay ben çok ünlü oldum. Şöyle giyinmem lazım, böyle güzel görünmem lazım” demedim hiç. Paspal giyiniyorum. Zaten şık olduğumda insanlar beni tanımıyor. 

Nasıl yani?

Samimi söylüyorum; bir gün AVM’ye süslenerek gittim ve bir kişi bile beni tanımadı! Ama ne zaman saçma sapan giyinsem yanıma dünya kadar kişi geliyor. Beni böyle benimsediler. İnsanların benden güzellik beklediği yok. 

Bu özgürlük veren bir his olmalı.

Ben kendime aşığım, kendimi çok beğeniyorum. Benim derdim inandırmakla. Eğer bir ev kadınını canlandırıyorsam ve onun kilolarıyla ilgili derdi varsa ben o rolü 34 bedenle oynayamam. Halktan bir karakteri canlandırırken yüzüme botoksu basamam. Derdim mizahsa mimiklerimi oynatabiliyor olmam lazım. Jeune fille (genç, güzel kız rolü) oynasam tabii ki güzelliğime dikkat ederim, onların da dikkat etmesi gerekiyor zaten. Ama çok şık olmak bana uygun değil. Bakımlı olduğumda kendimi o kadar güzel bulmaya başlıyorum ki komik olamıyorum. 

Bakımlı bir kadın komik olamaz mı sence?

“Bakımlı, güzel kadın komik olamaz” diye bir şey yok! Bu benim kendi problemim. Kendimi biraz fazla seviyorum. Yalnız bir çocukluk geçirdiğim için kendimi çok övdüm, belki ondan. “Çok tatlısın, çok komiksin, çok şekersin, sen harika bir çocuksun” diye... Kendi hayal dünyamda kendimi o kadar övdüm ki şimdi ufacık bir şey eklediğimde direkt “Ben mükemmelim” diyorum. Bunun bana gelmemesi lazım. Benim üretmem lazım. Güzelliğime kafayı takarsam ve tamamlanmış hissedersem “Ben oldum” derim ve bu da beni bitirir. Allah beni zaten güzel yaratmış. Kendimi çirkin bulmuyorum. 

Tüm hayallerimi kara tahtama yazıyorum ve gerçekleşiyorlar

Senin hikayenden ilham alanlar olacaktır. Sonuçta işçi bir ailenin köyde büyümüş kızı olarak şu anda Türkiye’nin en sevilen kadın komedyenleri arasına girdin. Başarı için ne gerekiyor sence?

Ben neye inanıyorum biliyor musun; evde bir kara tahtam var, ona. Ben o kara tahtanın üzerine Instagram’da ulaşmak istediğim takipçi sayısını bile yazıyorum. Sana bunu söylerken içim titredi; yemin ederim o kara tahta geldi gözümün önüne. O kara tahtaya hedeflerimi yazıyorum. Her koltuğa oturduğumda, her mutfağa yürüdüğümde, her eve girdiğimde o kara tahtayla karşılaşıyorum ve diyorum ki “Senin yarına çıkmak için o kadar çok hedefin ve hayalin var ki...” Beynim de beni ona göre yönlendirmeye başlıyor. 

Yani aslında başarı için gereken ilk şey: Hatırlamak.

Biliyorsun, “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” derler. Unutkanlık insan halidir, hatta bazı sözlüklere göre ‘insan’ kelimesinin kökü ‘nisyan’dan gelir, yani ‘unutuş’ demektir insan. Hayallerini unutursan onları nasıl gerçekleştirebilirsin ki? Biz unutuyoruz; sevdiklerimizi, anılarımızı, yapılan iyiliği unutuyoruz. Bir hayal kuruyoruz ve önümüze çıkan en ufak olumsuzlukta o hayali unutuyoruz. O yüzden ben hedeflerimi yazıyorum, görünür kılıyorum. Bir şey beni üzdüyse ya da başarısız kıldıysa gidip kendimden özür diliyorum. Bir kağıt alıyorum ve “Yasemin, şu şu işte seni başarısız kıldığım için özür dilerim ama sana teşekkür ederim çünkü bir sonraki işinde çok başarılı olacaksın” yazıyorum. O kağıdı alıyorum ve evimin duvarına yapıştırıyorum.

Evinin duvarları kağıtlarla mı dolu?

Her yeri... Kafede oturuyorsam da peçeteye yazıyorum. Parmağımla kimsenin göremeyeceği şeyler de yazıyorum. Buraya gelmeden önce de bu röportajın videosunu da çektim. Kendime saklıyorum. “Şu anda bir röportaja gidiyorsun. Bu röportaj senin 36 saatte tükenen biletlerin için yapılıyor. Çok teşekkür ederim sana Yasemin” dedim. Çünkü hayatta yaptığımız güzel şeyler için bize o kadar az teşekkür ediliyor ki... Bu yüzden kimseden takdir beklemeden kendime teşekkür ediyorum. Kendi kendimi seviyorum. Kendime “Sen bu ülkenin en komik kadınlarından olacaksın” diyorum.

Şahan Gökbakar'ın ilk yönetmenliği, benim ilk filmim

Şahan Gökbakar senaryosunu senin yazdığın ‘Zengo’ filminin yönetmeni ve yapımcısı oldu. Bu da kara tahtanda yazıyor muydu?

Kara tahtamda ‘Zengo’nun gişesi dahi yazıyor. Film çıktıktan sonra kara tahtanın fotoğrafını çekip paylaşacağım “Ben bunu istemiştim, bu oldu” diye. 

Şahan Gökbakar ile nasıl tanıştın?

Şahan Gökbakar’ın eşi Selin Hanım ‘Ben yemek yemeden duramam’ videomu izlemiş. Çok gülmüş ve Şahan Bey’e göstermiş. O da bana sosyal medyadan “Çok yeteneklisin” dedi. O kadar heyecanlandım ki… Aradan 15 gün geçti ve bir mail geldi, Şahan Gökbakar’ın yapım şirketinden… Benimle bir toplantı talep ediyordu. 

Heyecan verici!

Bana senaryo yazıp yazmadığımı sordu. En çok sevilen tiplememi sordu. ‘Zengo’ dedim. “Zengo’ya senaryo yazabilir misin?” dedi. “Yazarım!” dedim ama o kadar zorlandım ki yazmam bir yıl sürdü. Şahan ve Togan Gökbakar’a artı bir teşekkür borcum var. Çünkü senaryo sürecinde benimle çok ilgilendiler. Her gün oraya gidip onlarla senaryo toplantısı yaptım. ‘Zengo’nun çekimlerini bitirdik, 2020’nin ilk aylarında gösterime girecek. Benim ilk filmim, Şahan Gökbakar’ın da ilk yönetmenliği olacak. Çok şanslıyım ki Türkiye’nin en çok izlenmiş komedi filminin sahibi benim filmimi çekti. Onun komedi algısı da bu filme eklendi ve beni anladığı için de serbest bıraktı, doğaçlamaya izin verdi. 

Seninle röportaja gelmeden önce Teoman’la kahve içiyorduk. Sıkıntı ve amaçsızlık üzerine konuştuk. Senin böyle bir derdin yok gibi. Kendini hayata karşı nasıl motive ediyorsun? 

Beni motive edecek kimsem yoktu, kendimi motive etmeyi öğrendim. Cesaret verecek kimsem de yoktu; kendime cesaret icat ettim. İcatların ihtiyaçtan doğması gibi, yokluktan çare buldum. Ben kendi dünyamın bilim insanıyım. Sürekli kendime bir şeyler icat ediyorum. Ben sürekli aileyi ayağa kaldıran, ailemi eğlendiren çocuktum. Beni hep duygusal insanlar bulur. Dostlarım, birlikte çalıştığım insanlar hep melankoliktir. Bu konuda seçilmiş insanım çünkü enerjim var. Bir yerde bir şey çoksa ama öbür yerde yoksa o yok çok’a gidecektir; onlar buluşurlar. Bende enerji fazlası var; eşime dostuma da fazla geliyor, daha da fazla kişiye gitmesi gerekiyor. İnsanlara fazla geliyorum. Allah bana bu enerjiyi vermiş; benim de bunu yaymam lazım. Bu işi yapmasaydım ölürdüm. Ben “Hadi kalk!”, “Hadi yap!” diyenim. Kendim düşersem de kendimi ayağa kaldıran yine ben olurum. Kendime bir elimle en büyük tokadı atarken diğer elimle kendimi sevmeyi unutmadan… Kimse bana bir hayat daha vermeyecek.

Kaygıya ya da üzüntüye hiç mi izin vermiyorsun?

Anksiyetem var. Bu yüzden kendimle bu kadar savaşıyorum ve güçleniyorum. En çok tutan videolarımdan sonra bana “Senin enerjin hiç bitmez mi?” diye soruyorlar. Yahu ben ayın 15 günü depresyondayım. Kalan 15 günde de depresyondan çıkmak için uğraşıyorum. Hayatta bir şekilde yolumu bulmayı öğrendim. Bana çizilen hayatta, bu dünyadan gitmeden evvel yapabildiğim her şeyi yapacağım. Benim gelecekteki çocuğum Google’a ‘Yasemin Sakallıoğlu’ yazdığında bir sürü başarı hikayesi okusun istiyorum. 

İnsan bu hayatta tek başına kalacak cesareti bulmalı

En büyük korkun ne?

Ezelden beri en büyük korkum anne ve babamın ölmesidir. İlkokul 5. sınıfta İngilizce öğretmenime “Öğretmenim size bir şey soracağım: Acaba annemle babam ben kaç yaşındayken ölürse ben buna dayanabilirim” diye sordum. Bana “Kaç yaşında olursan ol aynı acıyı çekeceksin” dedi. İnsanı en çok yaralayan ve başarısız kılan “Onsuz ne yaparım” düşüncesi. Ama artık kendime “Tek başıma kalabilir miyim?” diye soruyorum. Cevap, evet! Kalabilirim! 

Emin misin?

Annem beni doğurduğunda tek başımaydım. Ölürken de tek başıma gideceğim. İnsan ölürken tek başınaysa bu hayatta tek başına kalacak cesareti bulmak zorunda. Sevdiklerine sarılarak ama tek başınalığını da bilerek yaşamalısın. 

Ekşi Sözlük’te Karadenizli olanların sana daha çok güldüğünü ama o kültüre yabancı olan senin skeçlerinde anlam bulamadığı yazılmış. 

Sadece Karadenizli tiplemesi yapsaydım bu doğru olabilirdi ama 15 farklı tiplemem var ve her birinin kendi hikayesi var. Karadenizli sevmeyene ‘Zengo’ yaptım. Onu sevmeyene ‘İsimsiz Abla’ yaptım. Onu sevmeyene ‘Aysel Abla’ yaptım. Onu sevmeyene ‘Yaseminsu’ var… Her karakterin analizini yapıyorum, hepsinin bir mesajı var. Ayrıca herkes bana gülmek zorunda değil, gülmeyenden de öğreneceğim şeyler var. Birileri de alkışlamasın. Onun alkışlamama da beni geliştirir; onu da alkışlatacak hale gelmem lazım çünkü. 

Komik olduğunu sana ilk kim söyledi?

İlkokulda, güzel yazı dersindeki hocam. Bir akrabamız kızını hırpalamıştı. Bu olaydan o kadar etkilendim ki dersin ortasında kalktım ve “Öğretmenim ben taklit yapacağım” dedim. Tahtaya çıktım ve Karadeniz şivesiyle taklit yaptım. Öğretmenim komik olduğumu söyleyen ilk kişiydi.

Peki, ilk ne yazdın?

Şiir. İlk şiirimi babama yazmıştım. Lise 1’deydim. Ben kötü şeyleri yok sayarım. Kaldıramam, fazla gelir, inkar ederim. Babam çok ağır bir ameliyat geçirmişti. Herkes bana “Baban ölecek” diyordu. Çok duygusal bir çocuktum. Kimseye de anlatamıyorum. Anneme anlatsam benden çok ağlar. Akrabalarıma gitsem zaten hepsi felaket tellalı. “He da yetim kalacasun” derler. İçimi dökmek için babama üç sayfa şiir yazdım. Sonra da o olayı unutmak için o şiiri yırtıp attım. O gün bugün yazarım. Yayınevleri benden kitap istemeye başladı ama şimdilik kitap yazmayacağım.

Aynı şeye gülen iki insanın çözemeyeceği sorun olmaz

Nişanlın var, Burak Yırtar. Ne zaman evleneceksiniz?

Filmden sonra. 1,5 yıldır birlikteyiz. ‘Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz’ın setinde tanıştık. Yardımcı yönetmen o. Önce çok iyi arkadaş olduk. Her ilişkinin temelinde arkadaşlık olduğuna inanıyorum. İki insan aynı şeye gülüyorsa çözemeyeceği sorun yoktur. Aynı şeye üzülmek çözmez. Biz Türk halkı olarak üzülmeye çok yatkınız. Gülmeye başladığın an düzeliyorsun.  

KISA KISA

Doğum tarihin?

22 Nisan 1988

Burcun?   

Boğa. Yükselenim İkizler.  

İdolün?

Perran Kutman.

İzlemekten sıkılmadığın bir film?

Gırgıriye.

En sevmediğin kelime?

Asla.

En çok kullandığın kelime?

Olacak.

En çok gitmek istediğin ülke?

Fransa, Paris.

En çok güldüğün kadın ve erkek?

Perran Kutman ve Kemal Sunal. Babama da çok gülerim, her şeyi çok büyük yaşar. Siyasetçilere şiir yazar.

Hayattaki motton?

Ne olursa olsun, bunun yarını var.

En tuhaf özelliğin?

Hiç durmadan hayal kuruyorum. 

Kaynak: Editör:
Etiketler: 4, Günde, Hayatım, Değişti,
Yorumlar
Haber Yazılımı